Hissizleşmek

   İnsanın dünyaya geldiği anda neden ağladığını hepimiz az çok biliyoruzdur. O ana kadar ciğerleri oksijenle hiç karşılaşmamıştır. Yani oksijeni hiç hissetmemiştir ve bu değişim ya da ilk karşılaşma onun canını acıtır. Hayat yolculuğuna yeni başlayan kişi bu acıyı kaldıramaz ve doğal olarak ağlamaya başlar. Ancak oksijen’e alıştıktan sonra bu durum devam etmez. Yani 20 yaşındaki bir insan nefes aldığı için ağlamaz. Yani canı yanmaz ya da bu acıya karşı artık hissizleşmiştir.

   İlk aşkınızı hatırlıyorsunuzdur. Onun sizi reddetmesini ya da ondan ayrıldığınız zamanı. Genelde ilk aşkların mutlu sonları, filmlerde ya da romanlarda olur. O günlerdeki ruh halinizi bir düşünün. Sanki hayatın sonunun geldiğini hissettiğiniz, artık sizi yaşamaya bağlayan bir şeyin kalmadığını düşündüğünüz, hatta küçük bir depresyon geçirdiğiniz o günleri. Yastığa başınız koyduğunuzda içinde onun olduğu güzel hayaller kuramadığınız ve bunun için defalarca lanet okuduğunuz o günleri. Belki şimdi bile hatırladığınızda içinizde halen tam olarak tanımlayamadığınız hisler hissediyorsunuzdur. Ama ya sonraki aşklarınıza ne oldu. Hatta adına “aşk” bile demediğiniz diğer yaşanmışlıklarınıza ya da yaşanamamışlıklarınıza. Onların hiçbirisi canınızı ilk aşkınız kadar acıtabildi mi ?

   Hani başta oksijenle ilk tanışmamızı ve bu acı karşısındaki ağlayışımızdan bahsetmiştik. İlk aşkımız aslında bizim oksijenle ilk tanışmamızdı. O duyguları daha önce hiç yaşamamıştık. Hiç hissetmemiştik daha önce. Benzer şeyleri başkalarının da yaşadığını ve halen yaşamlarına devam ettikleri gerçeğini kabullenmemiştik. Yani o acıya karşı henüz hissizleşmemiştik. Bir çok şey yaşadık ilk aşkımızdan sonra ve her seferinde daha az acıdı canımız. Bir gün canımızın hiç acımadığını fark ettik. Artık hissizleşmeye başlamıştık o acıya karşı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettik yaşamımıza. Sonra bir gün duygularınızın köreldiğini ve bencilleştiğinizi hissettiniz. Çünkü artık hiçbir insan, size dünyanın onun etrafında dönüyormuş gibi davranmanızı sağlayamazdı. Evet artık aşk’a inanmıyorsunuz. Siz artık ancak bir insanı sevebilirsiniz. Ama onu da ancak o insanı tanıyarak başarabilirseniz ve tabi o kişiyi tanıdıktan sonra istediğiniz gibi birisi çıkarsa. Yani kimseyi ilk görüşte sevemezsiniz.

   Peki artık neden aşk’a inanmıyorsunuz. Çünkü artık duygularınızla değil, düşüncelerinizle hareket ediyorsunuz. Tanımadığınız bir insan için anlamsız delilikler yapmak size mantıksız geliyor. Belki biraz saçma geldi ama evet. İnanın sevmek de en az aşk kadar güzel olacak. Çünkü sevdiğiniz kişi için kurduğunuz hayaller ütopik olmayacak. Hayalinizde bir cafeye gittiğinizde o kişinin ne içeceğine siz karar vermeyeceksiniz çünkü onun ne içtiğini zaten biliyorsunuz ve o kişi size bir gün “ama ben böyle hayal etmemiştim” cümlesini kurdurmayacak. Bir düşünün isterseniz. Aşık olduğunuz kişileri tanımadan ne hayaller kurmuştunuz.

   Bunu kesinlikle duyguların körelmesi olarak algılamayın. Artık duygularınızı mantığınızla yönlendiriyorsunuz ve o duyguları değer yargılarınız çerçevesinde, değeceğini düşündüğünüz insan’a yönlendiriyorsunuz sadece. Zaten olması gereken de bu değil mi ?

   Son satırlarımı da biraz sevmeye ayırmak istiyorum. Daha doğrusu; “bir insanı tanıyıp sevdikten sonra kaybederseniz ne olur”’a.  Halen bunu tecrübe edebilmiş değilim ancak, sanırım işte o zaman insan’ın yıkıldığı an olur. Belki de onların sayısı da arttıktan sonra tamamen hissizleşir insan ve bu duyguları bir daha hiç yaşayamaz.

25 Aralık 2010
22:15

“2010’un son günlerinde hep 2010’un bana ne kattığını düşünüyorum. Belki de en büyük katkısı bu oldu. Artık duygularımla hareket etmiyorum ve gelecek hayallerimi kurarken duygularımdan yardım almıyorum.”

Bu yazı Yazılar kategorisine gönderilmiş ve , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Hissizleşmek için 5 cevap

  1. Nur der ki:

    Sevgi de bir duygu ve duygu ya da sezgi ya da his adi ne olursa olsun onsuz olmaz, beynin ve kalbin ayni kisinin adini kulagina fisildadigin da ilk aski olmasa bile gercek aski yasayacaksin….

  2. yk der ki:

    İnsanları tanırsın seversin öyle çok seversin ki kendini o insanların varlığı üzerinden anlamlandırdığın bir noktaya gelirsin. Bir gün rüzgar başka yönden esecek olur, bazen şartlar gereği, bazen kaderin cilvesi bazen de sevdiğinin takdiri olur, seni yüz üstü bırakıp gidiverir o insan. Öyle bir boşluğa düşersin ki. Sonsuza dek bitmeyecek sanırsın. Ama bir zaman sonra yazıda bahsedilen “hissizleşme” başlar.
    İşte o hissizleşme sana ne kadar güçlü olduğunu hissettirir aslında. Öylesine büyük bir sevgi ortaya çıkarabildiği için kalbinin ne kadar yüce olduğunu, öyle bir sevgiyi kaybetmenin acısına dayanabilen ruhunun ne kadar güçlü olduğunu anlarsın.
    Zaman yaralarını sabırla sardıktan sonra gönlünün külleri arasında küçücük bir tohum sürgün verir. Bir “hissizleşme” macerasına daha atılırsın. İlginç olan ise ne kadar canın yansa da acı hataları tecrübe etsen de en acemi aşık gibi atılırsın aşkın kollarına, bilmeden yarını… Belki de aşkı dünyadaki en özel duygu yapan şey bu her seferinde insana yaşattığı yeniden doğuştur.

  3. İbrahim Veysel Kaytaz der ki:

    güzeeel beğendi kaytaz:)

  4. gaddar der ki:

    ben ne gerçekten kimseye karşı hiç birşey hissedimiyorum çok üzülüyorum ama artık sadece hayırlısını istiyorum çok yorumdum artık

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir